Rivayet edilir ki Resulullah(sav) Medine’de, hem Mekke’den gelen Müslümanların sığınacakları bir yer olsun hem de Medine’de bulunan Müslümanların toplanacağı bir mekan olsun diye bir mescid inşa etmek ister. Bunun için arazi arayışa girer ve devesi Kasva’nın çöktüğü yeri seçer. Bu yer Neccaroğullarından Sehl ve Süheyl adında iki yetime ait olup bu iki kardeş araziyi hediye etmek isterler. Peygamber efendimiz bunu kabul etmez ve Hz. Ebubekir 10 altın karşılığı araziyi peygamberimiz adına alır. Peygamberimiz(sav) bu araziyi kendi adına almıştır.
İslam tarihinden bildiğimiz kadarı ile de Hz.peygamber (sav) Hz. Ebubekirden başkasından da bir borç veya alacak verecek ilişkisine girmemiştir. Bu ayrı bir konu. Peki Peygamber efendimiz o mescidi neden iki yetim kardeş veya Hz. Ebubekir adına değil de kendi adına yaptırdı. Bunda ince bir düşünce görmekteyiz. Bunda kamu yararı gözetilmiştir de ondan. O mescide Arapların her kabilesinden Müslümanlar gelip konaklayacağından ola ki birisi eski husumetleri konu ederek şu kabileden olanlar kalamaz dese alın size gülgibi fitne sebebi. Kabile asabiyeti veya özel mülk muamelesine karşı Resulullah böyle bir tedbir almıştır.
Dikkate değer bir başka nokta da yetim kardeşlerin o araziyi infak etmek istemeleri, Hz. Ebubekir’in araziyi peygamberimiz adına satın alınması. Hz.Ebubekir buranın ilerde çok değerli bir mevki olacağının farkında olmamış olamaz değil mi! Kendi adına alıp, bağışlayıp etrafından da birkaç arsayı kapatmayı düşünmedi ama. Veya o iki yetim kardeşin vasileri çevrenin ilerde kazanacağı rantı düşünüp mescidin kendi adlarına kaydını isteyebilirlerdi. Ama bunu düşünmediklerini islam tarihinin kaynaklarından öğreniyoruz. İşte Müslümanların mal ile münasebetleri bu minvalde idi.
Acaba günümüz Müslümanları böyle bir gönül rahatlığı ile bir kuruşlarını dahi infak edebilirler mi? Burası biraz düşündürücü değil mi? Ben şahsen böyle bir infakı yapacak birilerini tanımıyorum. (Sözüm önce kendime.) Ama bundan 20-30 yıl önce yola çıkan ve bir iddiaları olan insanlardan bu tür imtihanları daha kolay geçenleri de biliyoruz.
İslam insanın madde ile olan ilişkisini çok hassas bir noktada tutar. İslamın karşısında yer alan Kapitalizmden tamamen farklı bir noktadır bu. İslama göre ihtiyacın kadar olan sahip olunmalı ve yeryüzü imar edilmeli. Akan bir nehrin kenarında dahi olsa su israf edilmemeli değil mi. Ama kapitalizm malı yığdıkça yığmayı, tabii kaynakları sömürmeyi emreder. Bunun için çevreye, canlılara ne kadar zarar verdiğinin önemi yok. Serveti biriktirmek Yeniçağın Merkantilist anlayışından bu yana böyledir. Kapitalizmin babası Merkantilizme göre sizin değeriniz sahip olduğunuz maddi varlıkla ölçülür.
Hal bu ki tüm varlığı bir hasır, topraktan bir testi ve bir seccade olan peygamberin ümmeti bu günlerde çok çetin bir imtihandan geçmektedir. Bu hem ülkemiz Müslümanları hem de dünya Müslümanları için böyledir. Ve korkarım ki bu imtihan kaybedilmektedir. Hem kamu nüfuzunun kötüye kullanılması hem de dünya malına düşkünlük bizi karşı mahalle ile aynı safta göstermektedir. Bu anlamda yok birbirimizden farkımız.
Hz. Peygamber zekat toplamakla görevlendirdiği İbnul Lutbiyye isimli sahabisi zekatı toplayıp geldikten sonra Resulullaha “Bunlar sizin hediyeniz, bunlar da halkın bana verdiği hediye” diyince mübarek ona “ Sen anan babanın evinde oturuyor olsaydın da bu halk sana bu hediyeleri verecek miydi” der ve hediyeleri devlet hazinesine kaydettirir. Yine Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’a had cezasını halkın içinde uygulaması ( ki Abdullah ceza mısır valisi tarafından mısırda daha önce uygulanmış olduğu halde bunu yapmıştır.) Bu bizlere sorumluluk makamında bulunan insanların her şeyden evvel sorumluluk ve vakarın her şeyden daha önemli olduğunu göstermektedir.
Kamu nüfuzunu elinde tutan insanların bu gücü şahsi menfaatleri için kullanmaları en hafif tabiri ile görevi kötüye kullanmaktır. Kamu nüfuzunu kullanmıyor olsaydılar eğer kaç kişi selam verecekti diye düşünmek lazım. Tabii ki suç bireyseldir. Ancak kamu gücünü kullanan, temsil makamında olan, belli bir dünya görüşünü, dini aidiyeti, sosyolojik tabanı temsil edenlerin sorumluluğu çok daha fazladır.
Bu kişilerin en ufak bir şaibenin bile temsil ettikleri değerlere telafisi imkansız zararlar vereceğini bilmelidirler. Zarar vermek için pusuda bekleyen, kişisel hataları tüm mahalleyi kötülemek için pusuya yatmış kötücül karakterler; hele ki günümüzde hem savcı hem hakim olan sosyal medya ilkesizleri bire bin katarak, köpürterek, iftiralar atarak tüm mahalleyi lekelemek için bekleyen kötülük timsalleri için kullanışlı aparat haline gelmemeleri gerekmektedir. Karşı mahalleyi dün de biliyorduk bu gün de niyetlerinin ne olduğunu biliyoruz. 28 Şubatlarda namaz kılan öğrenci kovalayan o kafanın eline koz vermek insanın canını çok acıtıyor. Ki biz bunların niyetlerinin ne olduğunu, nasıl müfteriler olduklarını çok iyi biliyoruz. O sebeple temsil makamında olanların herkesten ama herkesten çok daha dikkatli olmaları gerekmektedir.